
Zile Köyü genel görünüş
Kapadokya denildiğinde ilk akla gelen; Peribacaları, 200′e yakın yer altı şehri ve vadileri gün boyu bir yandan öbür yana katedip duran güvercinlerdir. Kapa-dokya’mn gözbebeği eski adı Nyssa olan Nevşehir’de yeryüzü, doğanın bir heykeltraş titizliğiyle hazırladığı peribacaları, kaya kiliseleri ve ikonalarla adeta bir açık hava müzesi görünümündedir. Bu müze üzüm bağları ve iğde ağaçlarıyla süslenmiştir. Yer altı da bir başka dünyadır bu topraklarda. Yer altı şehirlerinin tarihi M.Ö. 4. yüzyıla kadar gider. Yunanlı Kse-nefon’un “Anabasis” adlı kitabında; Helenlerin bu gizemli şehirlerde yaşadıklarına dair öyküler yer alır. Ancak birçok uzmana göre yer altı şehirlerini ilk inşa edenler Hitit’lerdir. Bu şehirlerin en çok kullanıldığı dönem Kapadokya’nın Bizans egemenliğine girdiği dönemdir. M.S. II. yüzyıl başlarında Arap ve Sa-sani tehdidine maruz kalan Hristiyanlar yer altı şehirlerine saklanarak hayatta kalabilmişlerdir. Yer altı şehirlerinde, kanalizasyon sisteminden havalandırma bacalarına, şehirleri birbirine bağlayan tünellerden, yiyecek depolarına kadar birçok detayın düşünüldüğü muazzam bir sistem geliştirilmiştir. Nevşehir’de gökyüzü gece ve gündüz en az yeryüzü ve yer altı kadar güzel ve etkileyicidir. Gündüz gökyüzü güvercinlerden hiç boş kalmaz. Güvercin; Hristiyanlıkta Tanrının ruhunun, İslamiyette ise aileye bağlılığın simgesidir. Nevşehir insanı için güvercin beslemek bir gelenek ve hobidir. Gece ise gökyüzü adeta yıldızların istilasına uğramıştır. Sık sık yıldız kaymalarına tanık olmak mümkündür geceleri… Ay ışığıyla aydınlatılmış peribacaları bir başka güzellikte ve gizemdedir. Bu güzellik ve gizem birçok aşk hikâyesine konu olmuş ve ev sahipliği yapmıştır. İlk adı “Melagoia” olan Derinkuyu, Kapadokya’nın gözbebeği Nevşehir’in şirin bir ilçesidir. M.Ö. 3000 yıllarına varan eski bir yerleşim merkezi olduğu sanılan Melagoia, Hitit ya da Kapadokya dilinde “zor seçim” anlamına gelmektedir. Bugünkü adı olan Derinkuyu ise halkın içme ve kullanma suyunu 60-70 m. derinliğindeki kuyulardan temin etmesinden kaynaklanmaktadır.
Zile; yeni adıyla Özlüce Köyü, Derinkuyu sınırları içerisinde bir dağın eteğinde kurulmuş şirin bir antik köydür. Özlüce, bugün turizme açık, muazzam bir yer altı şehri, eski camii, beyaz kemerli ve nakışlı taş evleri ve yaklaşık 1500 nüfusu ile canlı ve etkileyici bir köydür. Kiliseden Camiye çevrildiği için köylünün “Kilise -Camii” dediği ibadethane; mimari yapısı, yapı ve pencere demirlerinin üzerlerindeki haçlarla, girişteki duvar üzerinde bulunan aziz ve Hz. İsa’nın doğumunu tasvir eden resimlerle ve minare-siyle adeta bir kilise Camii dir ve belki bir eşi de yoktur. 1930 yılında Muacır Rıfat Bey tarafından 500 TL.sına hazineden alınıp Camii olarak kullanılmaya başlanan kilise 16 Mart 1849 yılında ibadete açılmıştır. Giriş kapısının üzerindeki Rumca kitabede:
“Bu çok mukaddes ve pek güzel kilise, 12 Havariler kilise-sidir. Hıristiyanlığa bağlı Ortodoks Hristiyanlan arkasına alan Konya ve yöresi despotu Neofıtos’un ve halkın büyük bağış ve gayretleri ile Sultan Mecid’in saltanatı devrinde inşa edildi. İsa Mesih’e asırlarca şan versin diye… Mübarek sene 1849, mart 16” yazılıdır. Kilise hiç bir şeye dokunulmadan restore edilmiş, bir minare ve mihrap ilavesi ile 1939 yılında cami olarak ibadete açılmıştır. İkinci Camii “Yeni Camii” 1965 yılında küçük mescidin yerine yapılmıştır. Köyde “maşatlık”taki harap kilisenin acil restorasyona ihtiyacı vardır. 1892 yılında yöreye özgü kesme taşlardan yapılmış köyün tek ilköğretim okulu gösterişli bir mimariye sahiptir ve halen ilköğretim okulu olarak kullanılmaktadır. Köyde bulunan bazı eski evlerin yer altı şehri ile bağlantısı bulunmaktadır. 1900 yılları başlarında Zile’de’ 350 hane Rum 20 hane kadar da Türk evi bulunmaktadır. Türkler bu köye yaklaşık 2 km uzaklıktaki “Ören”den gelip yerleşmişler ve genelde Zengin Rum ailelere yardım ederek yaşamlarını sürdürmüşlerdir.Yıl 1919… Mustafa Kemal Atatürk’ün istiklal Savaşını başlatmak için Samsun’a gittiği yıl. Maria 16 yaşlarında iri siyah gözleri ve uzun siyah saçları ile dikkat çeken varlıklı bir Rum ailesinin güzel bir kızı. Kuzeyde, köyün yaslandığı dağın eteğinde “12 Havariler Kili-sesi’ne ve “Eski Camiye” bakan güzel, kemerli bir evde yaşamaktadır. Hasan bal rengi gözleriyle genç kızların rüyalarını süsleyen, kumral, yanık tenli 18 yaşlarında yakışıklı bir Türk gencidir. Hasan’m ailesi Manaların üzüm bağlarında çalışmaktadır. Farklı dinde fakat ortak duygu ve inançtaki iki genç birbirlerine karşı duyarsız değildir. Üzüm bağlarında sık sık göz göze gelirler. Duygulan birbirine kilitlenmiştir iki gencin. Maria pencereden köyü izlerken hep Hasan’ı düşünür. Bal rengi gözleri aklından çıkmaz hiç. Hasan da rüyalarında Maria’yı görür hep. Bir Cuma günü Hasan, Cuma namazından sonra, ellerini açar Maria’yı sevdiğini Allah’a söyler ve onu kendisine kavuşturması için dua eder, Allah’a yakarır. Bir mucize ister… Aynı gün Maria’da “12 Havariler Ki-lisesi’nde” aynı amaç için dua eder. Mutludur ama içinde bir umutsuzluk vardır yine de..İki genç o gün, bağ dönüşü “yalnız Armut”da buluşmak üzere sözleşirler. Yalnız Armut, köyün yaslandığı dağın yaklaşık 1500 m. yükseklikteki tepesine yakın bir yerde bir asırdır tek başına köyü seyreden bir yabani armut ağacıdır. Kimbilir ne aşklara tanıklık yapmıştır. İlkin Hasan çıkar yalnız armuta. Ağaca yaslanır, başını elleri arasına koyup köyü seyreder. Maria’nm gelişini izler. Maria da gelir bir süre sonra. Birlikte köyü seyrederler uzun uzun hiç konuşmadan… Kalpleri konuşuyordur hiç kuşkusuz o an. Yakında askere gidecektir Hasan. Ma-ria’dan kendisini beklemesini ister, söz alır. Tarla ve üzüm bağlarında çalışanlar yavaş yavaş toparlanmaktadır. Hava kararmaya, yıldızlar belirmeye başlar. Ay gösterir o tatlı yüzünü. Maria Hasan’a kendi işlediği bir mendili verir. Beni sakın unutma der sevgilisine. Hasan ise bir dağ çiçeği yerleştirir sevgilisinin saçlarına. Maria’nın elini tutar ve avucunu öper sessizce. Sadece yalnız armut, yeni çıkan yıldızlar ve ay şahit olmuştur bu öpüşe. Allah’a dua ederler tekrar yürekten…
Yıl 1923 savaş sona ermiş, zor günler geride kalmıştır. Fakat Hasan dönmemiştir. Maria’nın gözleri hep Hasan’ı arar. Sık sık yalnız armuta çıkar tek basma. Hüznünü, gözyaşını paylaşır onunla. “Mübadele” başlamıştır 1925′lerde. Rumlar, Yunanistan’a gider. Selanik Türkleri’de Rumlardan boşalan köylere yerleşmeye başlar. Maria ızdırap içindedir. Hasan’a kızgındır. Onu yarı yolda bıraktığı için. Ama sözü sözdür. Hasan’ı bekleyecektir ölünceye kadar. Hep bu umutla yaşar. Ama Hasan hiç dönmez. Maria birçok kez ziyaret eder Zile’yi… Ama sevgilisi yoktur. Sonsuzlukta Maria’yı bekliyordur mutlaka o da… Kim bilir belki şu an birliktedirler..
Prof.Dr. Faruk TAŞKALE

Maşatlıktaki harap kilise

leyla ile mecnun,kerem ile aslı,şirin ile ferhat yada hasan ile maria..ne özlemler büyüttüler içerlerinde aşkları uğruna dünyaları verirlerdi.kalmadı uğrunda ölünecek aşk..deli gibi yürekten sevmeli..uğruna dünyaları vermeli..yorumladım gittim be admin..
kapadokya’da aşk başkadır..
Bana göre çok güsel bi hikaye şimdi o efsanenin olduğu köyde benim annemin ailesi yaşıo. gerçektende eskisi gibi hiç bi sevgi hiç bi aşk nede küçücük bi sevgi kalmadı insanlarda herşey menfate kaldı:((((
vallaha benim annem bu köylü resimdeki kilisenin yanında evimiz var ama bende hiç böyle bişey duymadım
evet süper bir hikaye emeginize saglık…
http://www.bayrampasaportal.com
bende yeni duydumböylrbir hikayeyi şaşırdım…tümözlüceköyüne slmlar…
süper bir hikaye böyle bir aşk yaşamak isterdim ama sonu böyle olmasın biz kavuşalım… sağ ol faruk abi çok güzel anlatmışın aşk hikayesini.